27° Açık

Alperenler 4. Bölüm: Keçeci Baba (Şah-ı Mahmud’u Velî)

ANADOLUDAN - Haziran 3, 2021 13:03 A A

ŞAH-I MAHMUD’U VELÎ (KEÇECİ BABA)

YAZAN: Fatih Kaplan

İnceleyenler: Ethem Göktürk- Dursun Efendi Kaya

Umut Dergâhı

 

Elinize aldığınız metni okurken benim kim olduğumu merak edeceksiniz değil mi? Kim, nedir, necidir, ne yaşamış, ne yapmış, ne yapmışlar… Soruların ardı arkası bitmeyecek. Sonra bunu neden okudum, ne anlatıyor, niye anlatıyor… Daha birçok soru gelecek aklınıza ama beni, benim gibileri, bize bu topraklarda kimin neler yaşattığını, kimin el uzattığını bilmeye hakkınız var. Bilin ki bizim gibi siz de yarın öbür gün dostunuzu düşmanınızı, el uzatanı, uzatacak olanı, ekmeğinizi keseni, ekmek vereni iyi belleyin.

Adım Yorgi deyip başlayalım benim hayatıma:

Size hayat hikayemi şimdiki adıyla Keçeci Köyü yakınlarında bulunan büyük bir kayanın üzerinden anlatıyorum. Hayatımın en korkunç gecesini yaşadıktan sonra gelmiştim bu kayanın üzerine…

Geceyi, boyu göklere ulaşan ağaçların altında geçirdim. Sabaha kadar etrafta uluyan kurtlardan börtü böcekten korksam da sesimi çıkarmadan sığındığım kuytudan sabahın ilk ışıklarıyla çıktım. Ormanın üzerine yağan ince çiğ tabakası omuzlarımı ıslatıp belimden aşağı toprağa kavuşuyordu. Üşmüştüm. Beni ısıtacak güneş ışınları sık ağaçların yapraklarından yol bulup bana ulaşmaya çalışıyordu. Kısa adımlarım gür ağaçlar hafifledikçe yerini hızlı adımlara bıraktı. Kara gözlerim etrafı kolaçan ederken başıma gelebilecek kötü ihtimalleri değerlendiriyordum.

Ormana hakim olan vahşi hayvanların beni paramparça etmeleri ihtimalini değerlendirirken birkaç gece önce köyümde yaşadıklarım gözümün önünde canlanıyor ve vahşi hayvanlardan bile daha ürkütücü olan insanları aklıma getirdikçe kurda, çakala, leş yiyen türlü hayvana haksızlık yaptığımı düşünüyordum.

İki gecedir yollardaydım. Kim bilir daha kaç gün yürüyecek, koşacak kaç gece ormanda sabahlayacaktım?

Güneş kendini iyiden iyiye göstermeye başlayınca bir tarafı kana bulanmış bir kolu olmayan, sırtımda sızan çiğ tabakasının vücuduma değmesiyle yırtıkların hesabını yapmaya çalıştığım gömleğimi çıkarıp büyük bir kayanın üzerine serdim. Etrafa hakim bir tepenin üzerinde mermer bir kaideyi andıran kayanın üzerinde kendimi bir an güvende hissettim.

Uzun saçlarımın arkasında gizlenen kara gözlerimi etrafta gezdiriyordum. Belki de kötü hatıralardan uzaklaşmaya çalışıyor, peşimde olabilecek katillerden kurtulmak için kendime bir yol arıyordum. Hiç birinden emin değildim. Yaşadıklarım bazen bir hayal bazen bir kâbus gibi geceleri aklıma geliyordu. Kâbuslar sayesinde geceleri gözümü kırpmamıştım. Bunları düşünmemek gece alamadığım uykuyu almak için gözlerimi kapadım.

Alnımdan göğsüme inmeye başlayan güneş ışınları vücudumu ısıtmaya başladı. Vücudum aşırı yüklenmeye, koşmaya, kaçmaya, heyecana dayanamamıştı. Olduğum yerde kalmıştım. Koca kaya kütlesi bana sıcacık yatağımı hatırlattı. Hayatımın çocukluk evrelerinden sonra gençliğe ilk adım attığım yıllarda gençliğimi yaşayamadan kendimi bir hengâmenin içinde bulmuştum.

Güneş vücudumda dolanıp belime inmesiyle göz kapaklarımda kendini bırakmıştı. Derin bir uyku çekip nereye gideceksem oraya doğru koşacaktım. Fakat iki gecedir uyku dediğimiz sahte küçük ölümlerin yerini kabuslar aldı demiştim. Evet doğru okudunuz kabus! Hatta Karabasan desem daha iyi.

Elinde keskin bir kılıçla pis dişli uzun suratlı kirli sakallı adamın biri haykırıyor:

“Demek beni tanımıyorsunuz! Ben size kim olduğumuz gösteririm…”

Sesi duydunuz mu?

Duymadınız. Duyamazsınız. Ve ya duymak istemezsiniz.

Bu ses gece yatağında yatarken kapısı kırılarak girilenlerin duyabileceği bir sestir. Ancak ve ancak babaysanız evladınızın boğazına kılıç dayandıysa duyarsınız. Evlatsanız babanız çarmıha gerilir, anneniz, bacınız kardeşiniz, dağa kaldırılırken duyarsınız.

Eğer siz de benim gibi binüçyüzlü yıllarda Anadolu’nun herhangi bir köşesinde yaşayıp atalarının dinini kendine kalkan yapıp size zulmeden birine karşı gelmiş olsaydınız bunun gibi bir sesi mutlaka duyar ve tanırdınız!

Bu ses yüzyıllarca atalarımızın tabi olduğu kilisenin zalim sesidir. Bu ses hakim olduğu topraklardan her şeyini alan karşılığında kan ve gözyaşından başka hiç bir şey vermeyenlerin sesidir.

Göz kapaklarım ağırlaştıkça kayanın üzerinde uykuya ulaşmaya çalışıyordum. Ah bir kerecik kabuslarımdan kurtulabilsem. Bir kere olsun kaç gecedir gördüğüm kabuslarımı şu kayanın üzerinde bari görmesem olmaz mı?

Kelkit Çayını besleyen gür ormanların içinden kopup geldim bu kayanın üzerine. Turhal tarafından gelen Haçlı artıkları yıllarca ekmeğimize kan doğradılar. Yirmi bir yaşına gelince köyümde beni kahraman ilan etmeleri için iki haçlı artığını haklamam yetmişti. Güya aynı dinin mensuplarıydık. Biz İsa derken onlar İsa adına bize zulmetmeye başlamışlardı. Eline kılıcı alan köyün meydanına dikiliyordu:

“Biz İsa’yı ve Kutsal ruhu kurtarmak için o kadar yol geldik…” diye başlayan cümlelerin ardı arkası kesilmiyordu.

Acaba cidden İsa’nın ve Tanrının onların yardımına ihtiyaçları var mıydı? Bunu halen çözebilmiş değilim. Bunlar Tanrıyı kurtaracaksa bizi kim kurtaracak. Tanrı ne iş yapacak? Tanrı bunlardan daha mı güçsüzdü? Daha bilmem kaç türlü soruyla meşgul olurken olmuştu olanlar. O iki haçlıyı gebertmem kısa zamanlı da olsa köyün birazcık nefes almasına sebep olmuştu. Güzel günlerin çabuk geçebileceğini söyleyenler yanılmamış. Çok sürmeden olayın haberini alan daha zalim olanlar işte kabuslarıma dahil olan geceyi yaşattılar bana ve köyüme.

Evlerde insan ahırlarda hayvan bırakmadan hepsini katletmeye başladılar. Gözümün önünde yeni doğan çocukları kılıçlarıyla ikiye bölerken o pis dişlerini göstermek için çaba sarf etmesine gerek kalmayan tek gözü korsanların gözü gibi deriyle kapanmış adam köyün ortasında höykürüyordu…

Elinde kama belinde kılıç sallanan katiller ağızların ilk küfrü savurduktan sonra:

“Yorgi nerede? O Pis Ortodoks nerede”

O gece ilk defa kıyametin kopmasını istedim. İlk defa Azrail’in geç kalmasından yakındım. İlk defa insan olduğumdan utandım. Köyde kırılan her kapıda ilk sordukları bendim. Evet, ben o günlerde Anadolu’ya gelip yerleşen Haçlı Seferlerinden sonra Karadeniz boyunca krallık kuran aynı dinin fakat farklı mezhebin mensubu Katolik Haçlılara göre; ‘Pis bir Ortodoks’tum!’

Ardından hakaretler başlıyordu. Meydana yakın dördüncü eve girdiklerinde karşılarına dikilmiştim. İlk hamlede hakladığım iki hayduttan sonra önüne gelene galebe çalmaya başladım. Yanımdan benden iki yaş küçük kardeşim vardı. Elinde biraz ince fakat taşa çalsa ikiye bölecek keskin bir kılıç vardı. Hamlelerimiz o hale geldi ki köyümüzü çevirmeye çalışan Katolik Haçlıların neredeyse büyük bir kısmını haklamıştık. Ta ki geceyi ikiye bölen uğursuz bir kuşun sesi gibi etrafımızda uçmaya başlayan oklar gelene kadar. Kardeşim olduğu yere yığıldı. Gecenin karanlığında görebildiğim dört ok kardeşimi devirmişti.

Kadınların feryadı göklere ulaşırken etrafımı çevirenler gittikçe çoğaldı. İlk yaramı sol kolumdan aldım. Bileğime kan ulaşınca anlamıştım yaralandığımı. Haydutlar gittikçe artmaya başlayınca koruluğa daldığımı hatırlıyorum. Gerisi keşke bundan önceki anlattıklarımı yaşamasaydım. Yaşamasaydım da topraklarımda huzur içinde kalsaydım. Öldükten sonra mezarımın başında bir taş ya olur ya da olmazdı. Yüzyıllar sonra hiç kimse beni hatırlamaya çalışmasa ve size bizi, bizim çektiğimiz sıkıntıları anlatmak zorunda kalmasaydı.

Keşke, belki, acaba…

Bu üç kelime insanı uçuruma götürür derler. Derler ama yaşananların hepsi birer gerçek. Alın size bir keşke daha: “Keşke biz zaman makinesi olsa da sizi alıp o zaman götürebilsem. Size sadece dindaşlarımızın (?) yaptıklarını değil aynı dinden olmadığımız halde bize dost olan Müslümanların yaptıklarını da gösterebilsem!”

Dedim ya, keşke…

Nerede kalmıştık?

Koruluktan çıkmam hayatımı kurtarmam çok zamanımı almadı. Avucumun içi gibi bildiğim bölgede izimi kaybettirmek benim için hiç te zor değildi. Günler boyunca ormanda saklandım. Geceleri sığındığım orman bana evim kadar sıcak geldi. Mevsimin yaz olması belki de en büyük şansımdı.

Serpin köyünden geçenler bir Alperen’in köyüne sataşamadan geçmişlerdi yanından. Canımı kurtarmış fakat köyümü kurtaramamıştım. Sığınacak bir liman ararken aklıma gelmişti yüce Alperen. Yıllar önce bölgeye dervişleriyle gelen bir şeyhin kapısına varmalıydım. Varıp diz kırmalı hayatıma karşılık beni kölesi olarak kullanmasını talep etmeliydim.

Şah-ı Mahmud’u Velî kapısı herkese açık olan büyük zat beni kabul ederse hayatım kurtulacaktı. Karabasanlarımdan kurtulup belki de yüzüm gülecekti. Belki de?

Keşke, belki, acaba diyerek tekrar çıktım yola. Patikalardan geçip sık ormanların arasından dolanıp derelerde fink atan alabalıkların ayak bileklerime dolanmasına aldırış etmeden vardım köye.

Elinde kılıç üstü başı yırtık pırtık birini görünce köyün girişindeki çocukları korkutmuş olmalıyım hepsi birden tek katlı evlerin arasına daldılar. Görseniz topukları kıçlarını dövüyordu. Hem kaçıyor hem iki de bir geriye dönüp dönüp köye doğru bağırıyorlardı.

İlk karşılayan adını daha sonra öğrendiğim kara yağız bir delikanlı oldu. Geniş omuzlarının üzerinde kocaman kafasını çeviremiyordu. Kafasını çevirmek isteyince yekvücut dönüyordu. Kocaman parmaklarını birleştirip bir elini havaya kaldırdı. Elinde kılıç olan benim önümde yiğitçe seslendi:

“Yabancı dur bakalım. Kimsin?”

Dilim tutuldu. Aklıma köyümü basan uzun suratlı, kirli sakallı pis dişli zalim dindaşım geldi. Dizlerimin bağı çözülünce olduğum yere yığılıp kaldım…

Aradan ne kadar vakit geçti bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda rahat bir döşekte yatıyordum. Belime kadar örtülen hafif çarşaf vücudumu kapatmıştı. Kılıcım başucumda asılı duruyor, yatağımın kenarında bana ihtar çeken esmer yiğit diz kırmış beni izliyordu.

Korkudan dilim tutulmuştu. Döşeğin rahatı sırtıma değince kollarımı dayanak yapıp kendimi yukarı doğru çektim. Yastığımın yukarı kaldırılmasıyla yatağın içinde oturma vaziyetine gelmiştim. Sesim titreyerek:

“Ben…” demeye kalmadan bir tebessümle susturuldum.

“Çorabını yemeden, karnını doyurmadan konuşamazsın.”

Bir çırpıda odanın ortasında beliren sininin üzeri dolduruldu. Nasıl oturdum önce hangi yemeğe başladım en son hangi lokmayı ağzıma attım hatırlamıyorum. Hatırladığım en güzel tat hiç duraksamadan bitirdiğim bir testi ayran olmuştu. Vücudumun kanlardan, kirden ve pislikten temizlendiğini yemeğimi bitirdikten sonra ancak anlayabilmiştim.

Saatler sonra adının Molla Kasım olduğunu öğrendiğim pehlivanın evinde olduğumu söylediler. Kendime gelene kadar bana hiçbir şey sormadan günlerce baktılar. Birkaç gün sonra kendime gelmiştim. Önce evin içinde, sonra avluda derken en son dergâhın bahçesine kadar yürüdüm. Meğer köye ilk geldiğim günlerde bacağımın kenarından aldığım yaradan dolayı zar zor yürüyebilmişim. Günlerce yol yürümüş olmama rağmen bu kan kaybının farkına varmamıştım. Belki de Allah beni bu dergahın kapısına kadar varmayı nasip etmişti. Alın size bir Belki daha!

Kasım pehlivan az konuşmasına rağmen konuştuğu her sözde bir hikmet bulunan biriydi. Adını önceden bölgede duymuştum görmek bugüne nasipmiş. Görmekle kalmadık kısa zamanda dost olmuştuk. Beni istediğim her yere götürüyor, ne sorsam cevap veriyordu. Günlerce bıkıp usanmadan benimle ilgilenmişti. Şah-ı Mahmud’u Velî’nin en gözde talebelerinden dergahın yanına kurulan pehlivan ocağının eğitimcisiydi.

Günler geçmişti fakat ben derman aradığım şeyhle görüşememiştim. Kasım Pehlivan’a içimi kavuran isteğimi söylediğimde,

“Şeyhimiz yakında gelecek.” Deyip kestirip atmıştı.

Aradan geçen birkaç haftanın sonunda Şeyh Şah-ı Mahmud’u Velî yanında birkaç talebesiyle çıkıp geldi. Uzun bir yoldan geldiği belliydi. Birkaç gün dinlenmek için inzivaya çekildi. Yanına Kasım Pehlivan’dan başka hiç kimseyi kabul etmedi. Kasım Pehlivan görüşme isteğim olduğunda,

‘Her şeyin başı sabır, bu kapı sabredenlerin kapısıdır.’ Der yanımdan savuşurdu.

Bu sözün anlamını yıllar içinde çözebilmiştim. Dergaha getirilen birkaç deli divane küçük bir odaya atılıyordu. İçeriye atılan divanelerin eli duvarda bulunan demirlerle bağlanıyordu. Odaya yemek zamanı verilen sininin haricinde hiç bir şey sokulmuyor, yemek zamanı dolunca içeriye giren hiç konuşmadan divanenin ellerini demirleyip tekrar dışarı çıkıyordu. Bu uygulama bazen günler bazen de aylar sürüyordu. Elleri çözülenler eski divaneliklerinden eser kalmadan dergahtan ayrılıyorlardı. Kasım Pehlivan’ın bahsettiği ‘Sabır kapısının’ anlamını çözmem böyle olmuştu.

Ben aylar veya yıllar boyu beklememiştim. Günler sonra dergahın kapısından içeri adımımı attım. Karşımda yeşil cübbesinin içinde ince yüzlü, ince sakallı uzun boylu şeyhim duruyordu. Yıllarca ayrılmayacağım kapının sahibi tebessümle beni karşılamıştı. Billur gibi sesiyle:

“Evladım kusurumuza bakma uzun yoldan geldik seni beklettik…”

Nasıl bir sözdü bu. Benim ne haddimeydi kusura bakmak. Ben diz kırmış boynumu eğmişken o tatlı sözlerle gönlümü almaya çalışıyordu.

“Bugün evlatlarımıza güzel haberler verecektik sen de iyi denk geldin. İstediğin yere oturup bize şeref verir misin?”

Ben renkten renge girmiştim. Sanki karşılarında aşağılık bir Ortodoks değil de dünyanın en harika insanı duruyordu. Günlerce gördüğüm izzeti ikram yetmiyormuş gibi bugün de dergahın şeyhi beni ‘Şeref Konuğu’ olarak sohbete dâhil etmek istiyordu. Boynumu eğip en köşeye çekilince yüzleri değişti. Ben bir kusur işlediğimi zannedip toparlanıp dışarıya çıkmak için ayağa kalkınca Kasım Pehlivan ellerimden tuttuğu gibi şeyhin yanına oturttu. Ne diyeceğimi bilememiştim. Kızaran yüzümü saklamaya çalışırken talebeler içeriye girmeye başladı.

Köyde dolanırken dikkatimi çeken evlerin neden tek kat olduğunu sormuştum Kasım Pehlivan’a. Yine kısa ve öz:

“Şeyhimize saygıdan. Dergâh tek katlıyken bizim ondan yüceye çıkmamız olmaz!” demişti.

Saygının canlı halini içeri giren talebelerde ve köylüde görmek mümkündü. Dizler birbirine dayanınca eller semaya açılıp ilk dualar yapıldı. Hepsi ellerini açtığında ben de açtım ellerimi tıpkı Müslümanlar gibi. Şeyhim gülümseyerek izledi beni.

Uzun yoldan geldiği günden beri civardaki tüm talebelere haber gönderilmişti. Dergah tıka basa dolunca dışarıya çıkıp minderlere oturduk. Yine ben hemen yanı başındaydım. Uzun yoldan gelen şeyhim ömrünün uzun bir kısmını irşat ve mücadeleyle geçirmişti. Civarda ilk zamanlarda Haçlı sonradan bunlara ek olarak Moğollarla uğraşmışlardı.

‘Müjdeler getirdim’ sözünün devamını herkes bekliyordu. Son zamanlarda bölge o kadar çok sıkıntı çekmişti ki en küçük güzel bir haber bile büyük sevince yola açabilirdi.

“Evlatlarım bildiğiniz gibi aylar önce köyümüzden geçen kervan burada konaklamıştı. Bize yapılan saygısızlığın cezasını…”

Sohbetin sonunda yine Kasım Pehlivan’dan öğrendiğim olayın sonrasında şeyhime Orhan Gazi tarafından müjdeler verilmişti. Anlatmasına göre Kelkit ovasından geçip Turhal tarafına giden şeker yüklü bir kervanı Şeyh Efendi görmüştü. Elinde küçük bir kaseyle kervanın karşısına çıkmış,

‘Bize birazcık şeker verir misiniz?’

‘Yükümüz Şaptır’

Cevabını alınca gülümseyerek: ‘İyi hadi yükünüz şap olsun!’

Diyerek yolcu etmiş kervanı. Başkente ulaşan kervan yüklerini teslim ederken şeker dolu heybeler, çuval ve küpler şap olarak boşalmıştı. Durumu öğrenen devrin padişahı Orhan Gazi kervanbaşını önce cezalandırmış sonra ek ceza olarak kervana şeker yükletip Şeyh Efendi’yi başkente davet etmiş.

Cezayı anlatırken yalanın ne kötü bir günah olduğundan bahsediyordu. Halbuki benim o güne kadar ki yaşadığım çevrede yalanın bu kadar kötü bir şey olduğunu anlatan olmamıştı. Yalan bahsi geçince müjdeleri sıralamaya başladı.

“Başkentten hünkarımız Orhan Gazi’den size selam ve ferman getirdim…”

Fermanı okumak Kasım Pehlivan’ın göreviydi. Orhan Gazi köy arazisine ek olarak civardaki arazilerden bir kısmını dergaha bağışlarken köyden belli bir zamana kadar vergi alınmamasını buyurmuşlardı. Köylüde ve talebelerdeki sevinci görmek gerekirdi. Köylü şeyhe olan saygılarından manen faydalanıyorlardı. Şimdi devlet tarafından alınmayan vergiden dolayı maddi olarak ödüllendirilmişlerdi.

Şeyhimiz yanına aldığı birkaç talebesini sarayda güreşlere katılmalarını sağlamıştı. Kasım Pehlivan’ın evlatlarından ikisinin dahil olduğu talebeler rakiplerinin sırtını bir çırpıda yere vurmuşlardı. Diğer müjde onlar içindi.

“Dergahın yanında bulunan güreş ocağından sarayımıza sürekli pehlivanlar gönderilmeli ve saraydan ebet müddet ocağa yardım edile…”

Sevinme sırası pehlivanlara gelmişti. Hepsi birbirinden yiğit onlarca pehlivan çocuklar gibi sevinmişti. Belki de yüzyıllarca sürecek geleneğin temelleri o gün atılıyordu. Alın bir belki daha!

Şeyhimiz kendisiyle ilgili olan kısmı fermana yazdırmamıştı. Fakat sonradan anlattığına göre sarayda yaşanan bir keramet adının değişmesine vesile olmuştu.

Kervanbaşının olayı anlatmasından sonra saraya davete dilen şeyhimi Orhan Gazi huzura kabul ettiğinde bir keramet göstermesini istemiş.

Şeyhim, “Hünkarım isterse sarayını keçeyle donatalım…” teklifinden sonra keçe hırkasının iç kısmından çektiği keçeyi önce eline, bileğine, koluna derken odanın her tarafına dolamaya başlamış. Yumak o kadar çok büyümüş ki odanın ortasına bağdaşını kurup oturan şeyhim,

“Yeter mi Hünkarım!”

Deyince Orhan Gazi kerametine şahit olduğu şeyhime saygıyla:

“Amma da Keçeciymişsin. Adın Keçeci Baba olsun biz seni böyle anmak isteriz…” diyerek iltifatta bulunmuş. O günden sonra adının Keçeci Baba olarak anılmasını istemiş.

Hayatım hep dersle geçti. Baskın yiyen köyümde aynı dinden olsak bile zalimleri gördüm. Sığındığım köyde merhameti tattım. Aynı dinden olmadığım halde ilk elimi kaldırıp Müslümanlar gibi dua etmeye başladığım ilk gün ilk dersimi aldım.

Şeyhim, Şah-ı Mahmud’u Velî yani bilinen adıyla Keçeci Baba bana;

Hiçbir şeyin sahtesine heves etme. Nasıl yaşıyorsan öyle ol. Nasıl yaşamak istiyorsan öyle yap. Hayatını istediğin gibi şeksiz, şüphesiz, yalansız, riyasız ve gerçekler üzerine kur. İnanıyorsan inandığın gibi inanmıyorsan inanmadığın gibi yaşa. Her şeyde samimi ol. Kimseye yaranmak için hissetmediğin hiçbir şeyi yapma. Yaşama. Yapmaya, yaptırmaya zorlama! dedi.

O günden sonra sözlerinden hiç çıkmadım. Yorgi olarak geldiğim dergaha Yusuf olarak yerleştim. Şeyhim şehit edilene kadar yanından ayrılmadım. Şehit olduğu gün ben hak etmediğim için şehit olamadım.

Yüzyıllar sonra sizinle görüşmek, dertleşmek, halleşmek, helalleşmek varmış. Şeyhimle çok badireler atlattık. Çok cenge girip nice yiğitlerimizi şehit verdik. O bir Alperen’di.

Öyle inandı. İnandığı gibi yaşadı. Yaşadığı gibi öldü. Ölümsüzlüğün nefesini soludu desem daha doğru olur.

Köyüme kendi dinimden olanların yaptığı baskından sonra başıma gelenleri yüzyıllar sonra okudunuz. Keçeci Baba’yı şeyhimi tanımakla ve kurtuluşa ermekle bahtiyarım. Ben yine o adı bilinmeyen dünya yaratıldığı günden beri orada duran her hangi bir kayanın ya kenarındayım ya da dibinde her hangi bir yerde gömülüyüm. Mezar taşım ya var ya da yok. İsimsiz. Cisimsiz. Şekilsizim.

O kayanın üzerinden sizi izliyorum. Dergahımıza girenleri. Riyayla girenleri, yalansız dolansız, muhabbetle girenleri…

Kimin ne niyeti varsa hepsini izliyorum.

Bakın işte gördüğünüz kayanın üstündeyim. Kanımızı akıttığımız toprakların her zerresindeyim. Ben öldüm siz de öleceksiniz. İki yol var ya ölümsüzlüğe giden yolda adım atın ya da adım atanların yolunda olun.

Şeyhimin hakkı varsa helal olsun. Sizde hakkınızı helal edin.

 

 

ANADOLUDAN - 13:03 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.

HABER LİSTESİ

  • 01
    Tokat’ta Üretilecek 26 Ülkeye İhraç Edilecek
    TOKAT’TA ÜRETİLECEK 26 ÜLKEYE İHRAÇ EDİLECEK! Tokat Organize Sanayi Bölgesinde 150 Milyon Dolarlık yatırımla Modüler Prefabrik Üretim Merkezi kuruluyor. Yaklaşık 500 kişinin istihdam edileceği üretim merkezinde üretilen prefabrik ürünler 26 ülkeye ihraç edilecek. Tokat’a yatırım yapacak olan DMT Modüler Prefabrik Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Fikret Aydoğan, Yönetim Kurulu Üyeleri Burak Aydoğan ve Ahmet Aydoğan Tokat […]
  • 02
    Halil İbrahim Sezer: Kağıt Bardak
    Kağıt bardak Bugün karşılaştığım güzel bir yazıyı siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim. Belki birçoğunuz benden önce bu hikayeyi okumuşsunuzdur, ama hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum. Neyse, lafı fazla uzatmadan hikayeye geçeyim Bizim Nasreddin Hoca çok önceden söylemişti ama hatırlatalım… Eski bir bakandan bir konferansta konuşma yapması istenmişti. Elinde kağıt kahve bardağı ile kürsüye çıktı ve […]
  • 03
    Zeynep Naz Çiçek Kicks Boks Şampiyonasından Madalyayla Döndü
    Yaşamboyu Spor Külübü sporcusu Zeynep Naz Çiçek daha önce kazandığı başarılarına bir yenisini daha ekledi. Türkiye Kick Boks Şampiyonası’nda Zeynep Naz Çiçek Türkiye üçüncüsü oldu. 60 kg Genç Point Fighting branşında maça çıkan Yasamboyu Spor Kulübü sporcusu Zeynep Naz Çiçek 1-9 Temmuz 2024 tarihleri arasında Konya Karatay Fuar ve Kongre Merkezi yapılan Türkiye Kick Boks turnuvasında […]
  • 04
    Fatih Kaplan: Siyaset Kazanı Kaynarken Beklenen Kişi Ağıralioğlu’mu?
    Siyaset kazanı kaynıyor Millet son zamanlarda Hükümetin ekonomik programlarından, muhalefetin tutarsızlığından, sağ muhalefetin için düştüğü çıkmazdan, aile kavramının gittikçe ağırlaşan hem yaşam hem de sosyal boyuttaki çıkmazlarından ve yarına dair umutlarının suya düşme endişesinin depreştiği bugünlerde siyasi atmosferi gözümüzün önünde yeniden şekillenmesini kaçırıyoruz. Bu duruma gelmesinde son iki seçimin sonuçları iyi okunmalı. Özellikle son yerel […]
  • 05
    Ayten Turan Yazdı: Cihet Beldesine Mercekten Bakış
    CİHET BELDESİNE, MERCEKTEN BAKIŞ 1522 Tarihinde Çeged 1928 Kayıtlarında Ceget sonra ki dönemlerde dilimize Ceğet olarak kalan, Tokat’taki birçok köy isimlerinin Rum ve Osmanlıca ya da Arapça olduğu gerekçesiyle, köyün diğer isimleriyle aynı Türkçe manada olan bugünkü, ismi Cihet, yani YÖN anlamına gelen kendi köyümü mercekten bakarak kaleme almak istiyorum. Herkesin köyü kendine güzeldir, iyisi […]