11° Parçalı az bulutlu

Alperenler: Doğanşah Baba ve Şamlı Evliyalar (Bölüm 5)

YAZARLAR - Ağustos 26, 2021 12:36 A A

Doğanşah Baba ve Şamlı Evliyalar Eksel (Saıyd-i Şemid Negayişah)

Yazan: Fatih Kaplan

İnceleyenler: Ethem Göktürk- Dursun Efendi Kaya

Fena Fid Devle Vel Mille 

Erbaa Ovası’ndan Tarihi İpek Yolu’nun iki güzergâhından biri Karatepe’ye ulaşabilmek için irili ufaklı birkaç tepe geçmek gerekiyordu.

Yüzyıllar önce canlılığını yitirmiş bölgede harabeye dönmüş taş duvarla çevrili evler dikkat çekiyordu. Kim bilir kaç nesle sahiplik eden bölge şimdi yıkılan evlerin taş kırıntılarıyla dolu tarlalarıyla dikkat çekiyordu. Toprağı işlemek isteyenler ilk önce taşları ayıklamak zorundaydı.

Karatepe’ye varmadan Sarmadut tepesinde soluklanmak adettendi. Yaz aylarında bile eksik olmayan rüzgar zayıf bedenleri yere serecek gibi deli deli esiyordu. Bölgeye hakim noktada bulunan tepe aynı zamanda üzerinde bulunan karakolla askeri bir öneme sahipti. İpekyolu ve Tokat ayrımında için askerlerin her an teyakkuz halinde bulunduğu bir noktaydı.

Eşkıyanın korkulu rüyası kervanların güven noktası karakolda 1379 yılında bölge hakimi Tacettin oğulları askerleri bulunuyordu. Niksar’ı kendisine merkez seçen beylik Anadolu’ya akın eden alperenlerin destekleriyle bölgede tutunabilmişti. Niksar’dan Amasya’ya kadar olan hat boyunca güvenlik alperenlere bağlı bağımsız birlikler ve beyliğe bağlı düzenli askerler tarafından sağlanıyordu.

Sarmadut Karakolu’nda bölgede cesaretlerinden söz ettiren iki kardeş bulunuyordu. Hoca Ahmet ocağında yetişen bu iki yiğit, ikinci kuşak alperenlerdendi. Yalın kılıç düşman üzerine gidip korkusuzca onlarca düşmanın arasına dalmaktan çekinmiyorlardı.

Yıllar önce bölgeye gelen Muhammed Emin ve kardeşi Muhammed Said, karakol yanına kurdukları dergahlarında peşlerinden gelecek nesle Türk-İslam duygusunu aşılamayı elden bırakmamışlardı. Tevhidi tedrisattan geçen çocuklar yaşları ilerledikçe askeri eğitim alıp ‘Her Türk asker doğar!’ sözü gereğince ellerinde kılıç ya düşman avına çıkıyor ya da yeni bir Kızılelma’nın ardına düşüyordu. İstisnasız hepsi de birer alperen olarak yetişen bahadırlar, disiplin ve inançlarından taviz vermeden bölgenin hakimi olmuşlardı.

Şam’da doğup Horasan’da talebe olduklarından mıdır yoksa dergahlarında şamdanın çok olmasından mıdır bilinmez isimleri “Şamlı Babalar” diye anılır olmuştu.

Karakolun giriş kapısının üzerindeki kitabelerinde:

“And olsun ki, Musa’yı ayetlerimizle milletini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve Allah’ın, o vatansız ve devletsiz geçen günlerini onlara hatırlat, diye göndermiştik. Çok sabreden ve çok şükreden herkes için bunda ibretler vardır.” yazılıydı.

Şamlı Babaların talebeleri sabredip şükretmeyi ve daha birçok hasleti onlardan öğrenip uyguluyorlardı.

Karakolun Tokat istikametine uzanan yolun sonunda alperenlerin talebeleri geçlerin köylerine ulaşılıyordu. Köye çıkmak için dar kıvrımlı yolda hafif bir yokuş çıkmak gerekiyordu. Sarmadut Karakolu’yla bu yokuşun başındaki tepecik hemen hemen birbirini görebilecek konumdaydı.

Köyün girişinde Sarmadut’taki iki alperenin büyükleri durumundaki bir başka alperen vardı. Doğanşah Baba ismindeki bu zat, geniş omuzlarının üzerinde iri gözleri elaya çalan esmer tenine yerleşmeye başlayan ak saçı ve sakalıyla görenleri heybetine ve hitabetine hayran bırakan bir alperendi. Zamanında büyük ordulara kumandanlık etmiş sayısız cenge katılmıştı. Ahmet Yesevi ocağından çıkarken genç yaşında olmasına rağmen şimdi yaşı altmışı geçmişti. Sohbetleri esnasında sık sık ‘Haddi aştık. Bu ayıp bize yeter’ der deruni bir sessizliğe gömülürdü

Eksel civarındaki insanlar, yıllar önce köylerine gelen bu alperenin sözünden çıkmamış ardından gelen iki kardeşi de hemen benimsemişlerdi. Seyyahların ve kervanların geçiş bölgesi üzerindeki köyde İslam hızla taraftar bulmuştu.

Evlerin iç içe, sokakların daracık olduğu köyde kavga ve gürültü ortadan kalkmış, derin bir kardeşlik hüküm sürmeye başlamıştı.

Eksel’de tam bir huzur hakimken, civar köylerde bulunan gayrimüslimlerle din değiştiren aileler arasında yaşanan sıkıntılar bazen büyük kavgalara dönüşebiliyordu. Kavgalar genelde yoktan yere çıkıyordu. Köyde huzur bozulmaya başlamıştı. Son zamanlarda huzuru bozan sadece bu kavgalar değildi. Moğol baskısı ve Eretna Beyliğinin bölge valileri Niksar’a bağlı olan bölgeyi sıkıştırmaya başlamıştı.

En sağlam haberleri seyyah ve kervanlardan alan Doğanşah Baba’nın edindiği bilgilere göre Niksar, kısa zamanda, Eretna Beyi Alaattin’e bağlı vezir Burhaneddin ve müttefikleri Moğolların bölge Valisi Samagar tarafından kuşatılacaktı. Gelen haberlere göre Burhaneddin ve Samagar, adım attıkları her yerde haraç, yağma ve zulümleriyle insanlara acı çektiriyordu. Sıra kendilerine gelmiş olmalıydı.

Dergah sohbetleri bir süreliğine ertelenmişti.

Köyün girişi, kervanyolu ve Tokat bağlantı yoluna nöbetçi askerler yerleştirilmesi kararlaştırıldı. Birkaç gece sonra Doğanşah Baba ve iki alperen Sarmadut Karakolu’nda buluştular. Tacettin oğulları beyi civardan yardım talebinde bulunmuştu. Bela elbirliğiyle savuşturulmalıydı.

Doğanşah Baba, Amasya kale kumandanı Şahgeldi’den yardım istemeye karar verdi. Amasya, Eksel’e yetmiş Niksar’a yüz kilometre mesafedeydi. Moğol ordularına karşı gelmeyi herkes kabul etmiyordu. Zira Tokat kalesine de haber gönderilmiş fakat olumlu bir cevap alınamamıştı.

Ertesi sabah gönderilen ulakların cevabı getirmesi çok sürmedi.

Doğanşah Baba gönderilen fermanı okuyordu: “Canınız canım, toprağınız toprağım, askerim askerinizdir…”

Şahgeldi, can gardaşlarına yardım edecekti.

Sabah namazını kılıp yola çıkmak için sözleştiler.

Üç alperen Amasya’ya doğru yola çıktıklarında güz ayları yarılanmış; yapraklar, sarıdan kızıla, kırmızından kahverengiye kadar tüm sıcak renkleri yola döşemeye başlamıştı. Karatepe’den Kelkit ırmağının kenarına indiler. Yol düzleşince kuyruklarını bağladıkları atlarının burun deliklerinden çıkan buhar artmaya başlamıştı. Atlar savaş başlamadan savaş vaziyetine geçmişlerdi.

Dar ve uzun yollardan yüce kayaların arasından geçerek girdiler Amasya’ya. Irmağın etrafına yerleşmiş evler “ha düştüm ha düşeceğim” der gibiydi.  En önde Doğanşah Baba arkasında iki alperen taşlarla döşenmiş kale yoluna girdiler. Kapıdaki nöbetçilerin içeri haber salmasıyla Kale Dizdarı göründü karşılarında.

Yüksek bir dağın orta yerinde bulunan kale içinde kumandan evlerinden başka ahalinin de barındığı korunaklı bir yerdi. Taşların omuz omuza geçmesiyle insan denen varlık hayatını güvende hissediyordu burada.

Atı emanete alınan Doğanşah Baba, dizlerine kadar gelen çizmelerinin üstünde salınan heybetli kılıcıyla adım adım ilerliyordu. Aksakalının çevrelediği yüzündeki kararlılık ve gözlerinden okunan cesaret etrafta kendisini izleyenlerin hayran kalmasına yetiyordu. Askerler üç alpereni saygıyla selamlarken iç kaleden geçip kumandanın karargâhına kadar geldiler.

Kılıç ve kamalarına dokunulmadan içeri alınan alperenleri kumandan Şahgeldi hürmetle karşıladı. Taşların arasından geçilip girilen odada, kaledeki şatafatın esamisi yoktu. Son derece sade döşenmiş odada küçük bir tahtvari oturak ve şamdan vardı. Göze çarpan en gösterişli eşya, ağaç işlemeli rahleydi. Güneşin her rengini içeride görmek için camları vitrayla süslenmişti. Pencerelerinden sonbaharın son güneşi içeriye sızmaya çalışıyor fakat başaramıyordu. Oda, Şahgeldi’nin dinlenme ve çalışma makamıydı. Kapılarında has adamlarından başkasının nöbet tutmadığı, temizliğini bile has adamlarından başka hiç kimsenin yapamadığı odada şimdi bölgeye dair planlar yapılıyordu.

Sıkıca sarmaş dolaş olan gönüller, yılların sadakat ve sevgisini hissettiriyordu.

“Emredin yarenlerim…”

Şahgeldi gayet samimi bir tavırla hemen “sadede gelin” demek ister gibiydi.

Doğanşah Baba, son zamanda aldıkları istihbaratları tek tek sıraladı. Gelen haberlere göre sadece Niksar değil Amasya da hedefteydi.

“Senden askerlerinin hepsini istemek seni tehlikeye atmak olur. Bize gerektiğince asker, Niksar’a Tacettin Bey’imize de erzak ve bir miktar asker isteriz. Biz tehlikeye düşsek ya da daha büyük belaya ram olsak da önemli değil ama Niksar’ın düşmemesi lazım. Başkent düşerse başsız kalırız. Bir başın koluyuz, kolsuz vücut yaşar ama başsız…” diyerek söze başlamıştı Doğanşah Baba. Diğer iki kardeş dinlemekle yetiniyordu koca alpereni.

Erzak, asker, levazım ve destek konuları karara bağlanmıştı. Dört alperen dertleşmeye geçmeden öğle namazını Doğanşah Baba’nın imametinde kıldılar. Mütevazı kurulan sofradan karınları doymadan kalktılar. İstihbarat ve haberleşme hususlarında mutabık kaldılar. Bölgenin son dönemde yaşadığı sıkıntılar üzerinde kafa yorup dertleşmeye başladılar.  (Bu ölümlü dünyada Şahgeldi’nin toplantıya dahil olan bir yardımcısı yok mu?)

Doğanşah Baba, anlatıyor diğerleri dinlemekle yetiniyordu.

“Biz ömrümüzü Türk millet yoluna feda eyledik. Fena Fid Devle’yi bilirsiz?”

Kimilerinin boş bir hayal, kimilerinin gereksiz gördüğü bir dünya felsefesini açıklıyordu alperen: “Devlet ve milletinin refahı için hayatını ortaya koyan, devleti uğruna ölümü göze alan ve bu uğurda uğrayacağı kayıpları hiçe sayan insanlar için kullanılan bu tabiri hiç unutmamalıyız. Gün gelir biz de fani dünyadan göçer gideriz. Bu dünyadan geçmekle bu dünyadan gitmek arasındaki farkı biliyoruz. Geçerken attığımız adımlar, ettiğimiz sözler ve yaptığımız her şey bizim birikimimizdir.  Ettiğimiz her sözü bilir işlerimizi de Allah rızası için yaparsak Allah bize binlerce kapı açar. Gün gelir Azrail kapımızı çaldığında elimizde kılıç ya olur ya da olmaz. Kılıcı neden çektiğimiz kadar kime karşı çektiğimiz ve kimin tarafında olduğumuz da önemlidir.”

Doğanşah Baba konuştukça oda daha sessizleşiyordu.

“Hz. Hamza efendimizi şehit edenin de elinde kılıç vardı. Malazgirt’te bize vatan almak için canını ortaya koyan Alparslan atamızın da. Şimdi kılıcı kime ve neden çektiğimizi bilmezsek yarın kılıcın hakkını bizden sorarlar. Bir de Alparslan ceddimizi anarken yanında ona rehber olan Nizamülmülk’ü anmadan olur mu?”

Şahgeldi ve Şamlı Babalar ellerini kalplerine götürdüler…

“Melikşah amcasıyla taht kavgasına tutuşunca Nizamülmülk’e sorduğu o soruyu ve aldığı cevabı asla unutmamak gerektir.”

Heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Doğanşah Baba gözlerini odanın içinde dolandırdı. söze yeniden başladı: “Melikşah ordusunu topladığı zaman birkaç kumandanı ve veziri Nizamülmülk’le bir tepenin üzerine çıkıp, dağın diğer tarafındaki amcasının ordusunu gözetlerler. Melikşah ve vezir aynı anda dua ederler. Melikşah sorar: ‘Hocam, ağam, vezirim dua ettin peki Allah’tan ne istedin?’ Yılların veziri, Alparslan’ın rehberi, Nizamülmülk başını eğip cevap verir: ‘Genç sultanım sizin galip gelmenizi istemekten başka ne isteyebilirim.’ Melikşah amcasının ordusuna tekrar bakıp işaret parmağıyla önce orduyu gösterir: ‘Ey vezirim. Ata emanetim. Yanlış dua etmişsin.’ dediğinde herkes şaşırır. Melikşah istifini bozmadan devam eder: ‘Oysa ben öyle dua etmedim’ deyince herkesin şaşkınlığı bir kat daha artar fakat o kesmeden devam eder: ‘Allah devletine ve milletine kim hayırlıysa ona kazanmayı nasip etsin. Eğer amcam benden daha fazla hak ediyor ve milletimize daha layıksa onun kazanmasını diledim!’ deyince Nizamülmülk ve diğer kumandanlar onun büyüklüğünü anlarlar.”

Şahgeldi ve Şamlı Babalar derslerini anlamışlardı…

“Şimdi biz de bu zamanda böyle bir kavganın içine düştük. Siz de yarın kazanma ve kaybetme konusunda düşüncelere dalarsanız Allah’tan bu millete layık olanı isteyin. ‘İlla ben kazanayım. Benim olsun. Benim olmazsa kahrolsun…’ derseniz kazandığınızın faydası olmayacağı gibi giydiğiniz ateşten gömlek, sizi önce bu dünyada yarın da ahirette yakar…”

Zaman su gibi akıp geçmişti.

Şahgeldi ve odadakiler Fena Fid Devle anlayışını ruhlarının derinliklerine nakşettiler. İkindiye doğru yola çıkan üç alperenaskerlerce Amasya çıkışına kadar uğurladı.

Birkaç hafta sonra Moğolların ve Vezir Burhaneddin’in öncü birlikleri görünmeye başlandığında Doğanşah Baba, ilk haberi Eksel’de aldı. İlk işi Niksar ve Amasya’ya ulaklar göndermek oldu.

Yanındaki yiğitleri teyakkuz haline getirip hazırlıkları denetlemek için gece gündüz devriyeye çıkmaya başladı. Düşman Tokat tarafından gelecekse yayla tarafından inebilirdi ve bu iddiayı güçlendiren bilgiler gelmeye devam ediyordu. Hatta en son gelen ulaklardan birkaç ağır yaralı köye gelmiş Moğol askerlerinin geçtikleri her yeri yıkmayı adet edindiğini haber vermişti.

Köyün girişinde kendi karargâhı ve ovayı görecek yerde Şamlı Babaların Sarmadut diye adlandırdıkları mevkide iki noktada askerleri vardı. Hazırlıkları had safhaya çıktığından beri birkaç gün geçmişti. Doğanşah Baba gece yarısı devriyeye çıktığında zırhını ses çıkarmaması için giymemişti.

Şamlı Babaların olduğu karargâha kadar gidip sabahı orada etmek istiyordu. Zira ertesi gün düşmanın birkaç birliği bulundukları noktaya ulaşacaktı. Gece, yoluna devam etmek istemeyen düşman birliklerinin mola vereceği bilgisi gelmişti. Yarın büyük gün olabilirdi. Amasya’dan gelen yardımcı kuvvetleri ikiye ayırıp bir kısmını Niksar’ın savunmasına gönderdi. Amasya tarafına yeni ulaklar yollayıp düşmanın saldırıya geçmek üzere olduğunu bildirdi.

Amasya’ya haber varır varmaz atlar mahmuzladı. Kargısını sırtına vurup kılıcını beline asan yiğitler atlarına atlayıp yola çıktılar.

Şamlı Babaların karargâhına yaklaştıklarında ortalıkta ses seda yoktu.

Doğanşah Baba, atının tırısa geçirdi. Kılıcının kabzasını sıkıca kavrayıp gece karanlığında seçilemeyen siyah atını bir kenara bağladı. Bundan sonrasında daha dikkatli ilerlemek ve ters giden bir durum varsa ona göre önlemalmak zorundaydı.

Nöbetçilerin yerlerinde olmadığını anlayınca kamasını çekip taşlı tarlaların arasından parmak uçlarına basarak ilerlemeye devam etti. Arazinin bu kadar çok taşlı olmasına ilk defa bu kadar çok kızmıştı. Her adımına dikkat etmesi gerektiğini anlaması fazla sürmedi.

Karargâhın önünde nöbetçilerden biri yere uzanmıştı. Alçak duvarla çevrili bahçeye ters taraftan girmek için yönünü değiştirdi. Gecenin karanlık ve sessizliğine uymuştu. Elindeki kamasının parlaklığından başka seçilebilecek bir yanı yoktu. Alçak duvarın en gölgeli yerinden bahçeye daldı. Bir süre önce can vermiş bedenlerin arasından sessizce ilerleyerek duvarla yekvücut oldu. Birkaç odadan oluşan binanın küçük penceresine dayandı.

İçerden, kükremeyi andıran bir ses duydu.

Yariltsakh!*

Burnunu göstermeden içeriye göz gezdirince Şamlı Babaların ellerinin arkadan bağlandığını ve boyunlarına geçirilen bir iple boğazlarının sıkıldığını gördü. İçeri dalıp onları esir alanların üzerine yürümeye niyetlendi. Kamasını beline sokup kılıcının kabzasına elini götürdüğü esnada içeri giren dört kişiyi daha fark edince bir müddet beklemesi gerektiğini anladı.

Moğol kılıklı suratsız adamlar “Kaç asker var?” diye bağırmaya devam ediyordu

Doğanşah Baba’nın anladığı dili Şamlı Babalar başlarında tercüme eden başka bir askerden öğreniyorlardı.

Az sonra içeri birkaç asker daha girince orası daha da kalabalıklaştı. En son girenlerden birinin yüzündeki sakal çenesini ince bir çizgiyle çeviriyordu. Kalpağının kenarından sarkan saçlarını arkadan bağlayıp örgü yapmıştı.  İçeridekilerin dikkati en son giren bu adama yoğunlaşınca Şamlı Babalardan Muhammed Emin ellerini bağlayan iplerden kurtulup en yakınındaki adamı vurduğu gibi yere yıktı. Eline geçirdiği kamayla Muhammed Said’i kurtardığında ikisi birden birer dev olup ayağa kalkmıştı.

İçeride her şey birbirine girmiş hayatta kalma mücadelesi veriliyordu. Hesapsız ve ölçüsüz… İki kardeşe karşı onlarca adam ellerinde keskin kama ve kılıçlarla saldırıya hazırdı.

İki kardeş duvara sırtlarını verince içerideki katiller sürüsü önlerinde toplandı. İçlerinden en rütbeli olduğu belli olan meşin zırh ve siyah deri çizmeli asker kılıcını kaldırıp Emin’i ikiye bölmek için hamle yaptı. Herkes kılıcın inmesini beklerken saldırıyı yapanın yere yığılmasıyla odadakiler şaşkına döndü. Ne olduğunu anlamadan bir kişi daha yere yığılınca arkadan gök gürültüsünü andıran bir ses odayı inletmeye yetmişti:

“Ya Hak!”

Doğanşah Baba, durmadan kılıcını indiriyor, önüne geleni odanın bir başka köşesine seriyordu. Şamlı Babalar da olayın şokunu atlatır atlatmaz ellerine geçirdikleri kılıçlarla vuruşmaya başlayınca içerideki ölçüsüz mücadelenin seyri değişti. Nihayet çok geçmeden vuruşma dengelendi. Doğanşah Baba ve iki yiğidi rakiplerini yere sererken bir yandan da “Bu toprakların haini bitmese de iyi bilin ki yiğidi de bitmez!”

“Ya Allah” diye yankılanan her kükremenin ardından onulmaz bir kılıç darbesi hedefini buluyordu. Bu arada dışarıdan takviye için içeri gelenler olmuştu. Artık dışarı çıkıp bu kapandan kurtulmanın zamanı gelmişti. İlk çıkan Muhammed Sait oldu. Arkasından Doğanşah Baba çıktı, onun arkasından da Muhammed Emin eşiğe geldi. O anda her şey durdu. Muhammed Emin sanki karşısında düşman yokmuş, vuruşma zaferle noktalanmış gibi gülümsemeye başladı. Acımasızca aldığı onca kılıç darbesinin farkında değildi.

Doğanşah Baba, olduğu yerde kalan Emin’e son bir kez baktı. Gözlerinin içi gülüyordu… Cennet bahçelerinden el sallar gibi elindeki kılıç yana düştü. Dizlerinin üzerine çökerken kalın kaşları bir başka türlü gerildi. Aynı anda gökyüzünden bir yıldız kayıp Eksel sırtlarına düştü.

Yıllar önce yurt yapmak için geldikleri topraklar bir şehidin kanıyla yeniden ıslanıyordu.

Horasan’dan yola çıktığında hayran olduğu gökyüzüne bir bakış daha fırlattı Doğanşah Baba. Kayan ikinci yıldıza gözü ilişti. Göz açıp kapayıncaya kadar o da toprakla buluşmuştu. Biraz önceki yıldızın ters istikametinde: “Sen orada ben burada olalım. Vatanın iki ucunu bekleyelim ki düşmandan haberdar olalım” der gibiydi ikinci yıldız…

O anda büyük Muhammed’in kollarında iki Muhammed gülümsüyordu Doğanşah Baba’ya…

Toprak bugün nedense doymuyordu. Kayan iki yıldızın ardından kılıçlar biraz daha hızlandı. Hızlandı ve şakırtılar çoğaldı…

Bir kılıca karşı onlarcası birden kalkıp iniyordu.

Doğanşah Baba, vuruşmaktan dermansız kaldığında ötelerden bir ses yetişip kılıcı yere düşmeden onu kucakladı.

Şahgeldi, “Yettim gayrı Şah Baba!” diyordu.

Diyor fakat sesini duyuramıyordu. Doğanşah Baba şehitlik mertebesine erişmişti. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. ‘Haddi aşma’ ayıbı sona erdiğinde Şahgeldi kucağında Doğanşah Baba’nın şehadet getirmesini dinliyordu.

En son düşman askeri yere serilince karargâhın girişindeki kutlu sancak Doğanşah Baba’nın yanı başına getirildi.

Sancağın nazlı salınımını gülümseyerek izleyen koca alperenin dudaklarından kelimeişahadet dökülürken, güneş, tan yerinin kızıllığından sıyrılmaya çalışıyordu. Gecenin karanlığı şehitlerin yükseldiği mertebeyle aydınlığa kavuştu.

Şehit kanlarıyla sulanan toprağı güneş aydınlatıyordu.

 

YAZARLAR - 12:36 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.

HABER LİSTESİ

  • 01
    Fatih Kaplan: Erbaa’dan Çeçenistan’a Giden Altın Bileziğin Öyküsü
    Dudayev’e Erbaa’dan Giden Altın Bileziğin Öyküsü Çeçenistan’nın bağımsızlık mücadelesi verdiği yıllardır ve dünyanın her tarafından yardımlar ulaştırılmaya çalışılır. O günlerde Erbaa’da bir yardım kampanyası düzenlenmek istenir, öncülüğünü Erbaa Radyo Televizyonu ve onun sahibi olan Hasan Ergöçmen’nin yaptığı bir organizasyon teşkil edilir. Fakat devlet olarak Rusya ile olan ilişkilerimizden dolayı Çeçenistan adına kampanya düzenlemek imkansızdır. Çare […]
  • 02
    Tokat Valisi Numan Hatipoğlu Erbaa Organize Sanayii Bölgesiyle İlgili Bir Basın Açıklaması Yaptı
    Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, bugün Erbaa’da ilçede görev yapan basın mensuplarıyla bir basın toplantısı düzenledi ve son günlerde bazı sosyal medya hesapları üzerinden yapılan açıklamalara dair basın mensuplarına bilgi vererek konuya ilişkin basın açıklaması yaptı. Hatipoğlu’nun basın açıklamasında, Erbaa Kaymakamı İsmail Altan Demirayak, Erbaa Organize Sanayii Bölgesi başkanı S. Selçuk Barsbay ve Erbaa Belediye Başkanı […]
  • 03
    Fatih Kaplan: İki Başarılı Devlet Adamımız Varolsunlar
    İki Başarılı Devlet Adamı Bugün ki köşe yazımı şehrimize hizmet için atanmış iki Devlet adamımıza ayırmak istedim. İlki Tokat Valisi Numan Hatipoğlu. Sayın valimizi göreve geldiği günden bugüne değişik demografik ve sosyolojik yapıdaki şehrimizin hemen hemen her noktasında gece gündüz demeden hizmet etme gayretinde görüyoruz. Ülkemiz ve milletimiz yakın dönemde zor sınavlardan geçti ve bunların […]
  • 04
    Solaklı’da Bir İlk: Kadın Başkan Seçildi
    SOLAKLI’DA BİR İLK: KADIN BAŞKAN SEÇİLDİ   Trabzon’da üç mahalleyi bir araya getiren, Kurucu Başkan Nizamettin Bilici’nin aday olmadığı Karaçam Uzuntarla Köknar Eğitim ve Yenilik Derneği (KUKDER) 1. Genel Kurulunda Bahar Şeker, Dernek Başkanı olarak seçildi. Divan başkanlığını Nizamettin Bilici’nin yaptığı genel kurulda, Bahar şeker ve Dursun Ali Kabaoğlu üye, Ercan Dursun katip üye olarak […]
  • 05
    Eray Koral’dan Vatandaşa Bayramda Yerel Esnaftan Alışveriş Çağrısı
    Erbaa Esnaf ve Sanatkarlar Odası Yönetim Kurulu Başkanı Eray Koral yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi: “Ahilik kültürünü ve “Hakka hizmet, halka hizmet” anlayışını benimseyen her bir esnaf ve Sanatkarımız, başı Rahmet, ortası Mağfiret sonu Cehennem azabından kurtuluş olan On Bir Ayın Sultanı Ramazan-ı Şerif geride bırakmaya hazırlanıyoruz. Ramazan ayı boyunca vatandaşlarımıza en güzel […]