11° Parçalı az bulutlu

Karayaka Alperenleri (bölüm 5): Üç Yiğitler (Mehmet Dede-Akıncı Evliya-Ali Çelebi)

ERBAA - Haziran 24, 2021 14:44 A A

 

Üç Yiğitler

Karayaka Alperenleri: Mehmet Dede, Akıncı Evliya, Ali Çelebi

Yazan: Fatih Kaplan

İnceleyenler: Ethem Göktürk- Dursun Efendi Kaya  

 

Yaşadık geldik geçtik adımızı bile hatırlamaz oldunuz ama en size yine de Karayaka’da 1200 lü yılların ortalarında kimlerin yaşadığını, neler yaşandığını biraz olsun hatırlatmak istiyorum. Bugün üzerinde yaşadığınız toprakların size nasıl bırakıldığını, kimlerin ne gibi fedakarlıklar yapıldığını bilmek ister misiniz? Sadece bilmekle kalmayın sizde gelecek nesillere bizim neler yaşadığımızı aktarın. Kasabanızda yatan üç alperen, Mehmet Dede, Akıncı Evliya ve Ali Çelebi’nin Horasan’dan çıkıp gelen bu üç yiğidin unutulmaması için anlatmak zorundayım.

Siz dinlemek zorunda mısınız?

Onu ben bilmem ona da karar verecek olan sizlersiniz. Evet siz! Binlerce yıllık tarihi mücadele ve destanla dolu, içinden sayısı belirsiz kahraman çıkaran Türk milletinin asil evlatları buna siz karar vereceksiniz. Aslını, neslinizi neslinizin yaptığı kahramanlıkları bilecek, ona göre nesil ve avlat yetiştireceksiniz. Eğer kahramanlarınızı bilmezseniz söze: “Biz bir zamanlar Ziğdi Karagus’un hakim olduğu Karayaka’danız…” diye başlar başınızı öne eğer sonra da sözü atalarınıza getirmeye çalışırsınız. Yok eğer ceddinizi bilirseniz: “Biz kahramanlar diyarı, alperenler kalesi Karayaka’dan…” diye söze başlar gurur dolu sözcüklerle bezediğiniz konuşmanızı başınızı öne eğmeden saatlerce devam ettirirsiniz.

Sözü daha fazla uzatmadan sizi o günlere götürerek hikayemize başlayalım.

Bir yandan Moğol istilası, bir yandan Amasya’daki zalimlerin baskısı diğer yandan Haçlı seferlerinden sonra Anadolu’ya yayılan haçlı bozuntularının ortalığı kan gölüne çevirmek için her yerde cirit attıkları bir zamandı. Anadolu kapılarını Türklere açan Sultan Alparslan’dan sonra Hoca Ahmet Yesevi’nin evlatlarının ayak bastığı topraklarda işte o dönemde dünyaya geldim. Ben diyeyim 1250 siz deyin 1300 lü yıllardı.

Bir kış günüydü, kara bir koyun postuna sarıp bu kapıya getirdiklerinde birkaç günlüktüm. Gözlerim kendine gelmeye başladığı günlerde anladığımda yüzlerce koyuna ev sahipliği yapan bir ağılın kenarında bize ayrılmış geniş bir sepetin içinde olduğumu fark ettim. Bacaklarım kuvvetlenip kapı aralığına kadar yürümeye başladığım zaman bize her sabah elindeki testiyle süt getirip önümüzde içine ekmek doğrayanların gelirken diz kapaklarına kadar kara gömüldüklerini görüyordum. Zaman hızlı geçiyordu karlar çekilmeye başlayıp, tahtayla örtülmüş damlardan şıpır şıpır eridiğinde iki ayımı doldurmuştum.

Yanımıza gelip bize yemek getirenler arasında bulunan al yanaklı uzun saçlı kızı her geçen gün biraz daha seviyorduk. Biliyorduk ki o da bizi çok seviyordu. Her gelişinde başımızı okşamadan yanımızdan ayrılmıyordu. Ağılda bize ayrılan kısım saman yığınına yakındı bazen derli toplu yığınları etrafa dağıtacak kadar kendimizden geçercesine bizimle oynuyordu. Attığı ufak çomakları kapmak için yarış yapmamıza heyecanla izliyor çomağı ilk getirenin boynuna sarılıyordu. Adımızı bile onun koyduğunu tahmin ediyorum. Bana “Duman” kardeşime; “Sarıkız” diye seslenince kuyruğumuzu iki yana savurmamız o kadar hoşuna gidiyordu ki adımızı kaç kez üst üste söylediğini tahmin bile edemezsiniz. Tabi biz de yeni sahibemizin adını öğrenmekte gecikmedik: Aydilge! Ay gibi yüzü, baldan tatlı dili vardı.

Binlerce koyunun arasına katılmıştık ufacıkken. Zamanla ortalıkta dolanmaya başladık. Benim burnum karaya çalmaya başlarken, Sarıkız gittikçe beyazlaştı. Aylar sonra boğazımıza uçları sivri demirli tasmalar takıldığında yaylaklarda papatyalar boy göstermeye başlamıştı.

Dört çoban köpeğinin arasına katıldığımızda görevimizi kavrar gibi olduk: Sürüyü sevk ve idare edecek, koyunları vahşi hayvanların saldırısından koruyacaktık. Her şeyden önemlisi, sahibimize, görevimize sadık olacaktık. Yerine göre ölecek ama sadakatten taviz vermeyecektik. Neslimiz sadakat ve cesaretiyle örnekti.

Bunu bize en deneyimli olan, Karadağ öğretmişti. Sürüye yeni katılan köpekleri toplayıp uzun uzun taktik vermeye başlamadan önce etrafımıza birkaç tur atar, kuyruğunu havaya dikip karşımıza geçince hepimizin dikkatle dinlemesi için ciddi bir hâl alırdı.

“Bana bakın! Biz dünyaya nam salmış Karayaka Koyun köpekleriyiz. Bu isim bize sadakatimizden dolayı verilmiştir. Karayaka Koyunu ne kadar değerliyse bizim cinsimiz de o kadar değerlidir. Bu kapıdaki her canlı bunu asla unutmasın. Sahibine ve vazifesine ihanetin bedeli ağırdır! İşinize, sahibinize asla ihanet etmeyin!” 

Karadağ, gözleriyle hepimizi kontrol eder, sürüler yaylaya çıkana kadar bu durum sık sık tekrarlandı.

Binlerce koyun baharın gelmesiyle yayla yoluna düştüğünde Sarıkız ve ben o yıl ağılda kalacaktık.

Aydilge’yle dostluğumuz arttıktan bir müddet sonra iki sürü sahibiyle tanıştık. Ölene kadar sadık kalacağımız iki dostu daha doğrusu iki alpereni tanımakla ne kadar mutlu olmuştuk bilemezsiniz. Belki de sadakati görüp yaşayarak öğrenmek en güzeliydi.

İki alperen Mehmet Dede ve Ali Çelebi, sürüler yaylaya çıkmadan önce çobanların tüm ihtiyaçlarını gidermek için canla başla çalışıp azami dikkat gösteriyordu.

Çobanlara eşlik etmek üzere ağıla bir başka alperen daha geldi. Akıncı Bey’i o zaman tanıdık.  Diğer iki alperene göre daha sessiz ve sakin bir hâli vardı. Söz verilmezse asla konuşmazdı. Mehmet Dede diğer ikisinden yaşça büyük olduğundan onun sözleri emir telakki ediliyordu.

Kafa kafaya verdikleri bir gün yanlarına sokuldum. Tahtadan yapılmış yerle birleşik denecek kadar ufacık oturaklar altlarında kaybolacak gibiydi. Ali Çelebi yine her zamanki heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Mehmet Dede, dikkatle dinliyor arada elindeki çubukla yeri çizip Çelebi’ye söz hakkı tanıyordu.

“Biz Akıncı’yı yolladıktan sonra saklanıp arkalarını çevirmemize yarayacak iki küçük tepe var…”

Çelebi hem konuşup hem de biraz daha heyecanlanırken, Akıncı Bey tam manasıyla dikkat kesilmişti. Arada sakalını sıvazlıyor aklından geçenleri sorulursa söylüyordu. Gözden kaçmayacak net bir şey vardı: Üçü de tedirgin ve gergindi.

“Geçen senelerde Moğol belası vardı, şimdi de bu Haçlı bozuntuları sürülerimize ve bize musallat oldu. Belanın biri gidip biri geliyor.”

Akıncı Evliya, elindeki kısa çöple yere bir şeyler çizdi: “Ben derim ki Niksar’da Danişment Melik Ahmet’ten yardım isteyelim. Ahaliyi kalemize sığdığı kadar alalım, fazla gelenleri Kale köyüne gönderelim. Ben, gece Haçlıların geçeceği yerlere nöbetçi bırakayım. Eğer eşkıyalar geçmek isterse engel olur gibi yapıp kaçsınlar. Daha sonra hepsini çevirip imha edelim.”

Mehmet Dede sıkıntılı gözüküyordu. Sanki hemen karar vermek istemiyor gibi bir hâli vardı.

“Evlatlar yıllardır birçok belayı birlikte def ettik. Bunu da başımızdan atarız. Hele düşünün ilk geldiğimiz zamanlar buranın insanı bile bizi nasıl dışlamıştı. Tüm söylenti, dışlama hatta tuzakların üstesinden geldik. Vücudumuzun kaç yerinde yara var, kaç kez kılıçlar üzerimizde dolandı, sayısını unuttuk. Şimdi bu kadarcık düşmanı alt edemeyeceksek…”

“Bey Dedem bilirim bizi sakinleştirmek için bunları dersin ama geçen gece yaptıkları baskında bir köyü tamamıyla yakıp yıktılar. Bunlar Amasya Kalesi’nden  yardım görmeseler bu kadar güçleri yoktur.”

Akıncı Evliya, etrafına bakınınca göz göze geldik. Biraz önceki konuşmasından korktuğunu hissetmiştim ama gözlerimin içine bakınca korkudan eser olmadığına şahit oldum. Ne onda ne de diğer alperenlerde korkudan eser vardı. Konuşmasına kararlı bir şekilde devam etti:

“Eğer şimdi bu başıbozukları def etmezsek bunlar ileride daha çok can yakacaklar. Moğol sürülerini başımızdan attık ama onlar düzenli geldiler. Fakat bunların girdikleri delikten ne zaman çıkacağı belli değil. En iyisi inlerini basıp hepsini birden haklamak!”

Mehmet Dede, parmaklarını sakalında gezdirdi. Ali Çelebi’nin omzuna elini attı.

“Akıncı, sen gardaşımsın. Ali, evladım sayılır. Bilirsiniz istişare sünnettir yaptık. İkinizin de haklı olduğunuz hususlar benim haklılığımdan fazla. Akıncı’nın haklılığı ise ikimizinkinden daha fazla…”

Kısa oturaktan kalkıp, ses çıkarmadan yanıma kadar geldi. Sevindim. Beni sevmesi için başımı eğip kuyruğumu salmaya başladım. Karaya bulanmış burnumdan başlayıp kulaklarıma kadar ellerini gezdirdi. Parmaklarının ne kadar büyük olduğunun ancak o zaman farkına varabildim. Eh ben de az değildim yani. Boyum neredeyse Mehmet Dede’nin beline kadar ulaşmıştı.

Kılıcının kabzasını sıkıp: “Hele toyumuzu yapalım. Ali Çelebi ve Aydilge kızımızın en mutlu günlerini göreyim gerisi kolay.” dedi. Kılıcını yarıya kadar sıyırınca Ali Çelebi başını eğdi.

Akıncı Bey tekrar doğrulduğunda Mehmet Dede gür sesiyle: “Biz ne küffarlar gömdük bu topraklara. Hoca Ahmet Yesevi dergahından yok etmek değil var etmek, aç bırakmak değil doyurmak için çıkmadık mı?” diye sorduğunda diğerlerinin gözlerindeki heyecanı görmeliydiniz!

Kışın atlatılmasının ardından Ali Çelebi ve Aydilge’nin düğünü için hazırlıklara başlandı.

O günlerde ileride çok sıkı dost olacağımız Tulpar ve Kilin’le tanıştık. Akıncı Evliya’nın dillere destan atı Tulpar, sadece Karayaka’da değil civarda nam salmıştı. Dağları ve tepeleri kartal gibi aşıyordu. Ali Çelebi’nin ak atının aksine kuyruğundan yelesine kadar siyahın en koyusuyla boyanmış gibiydi. Uçmaya başladığında yelesi rüzgârı biçer gibi dimdik, kuyruğu dalgalıydı. Vuruşma zamanı kuyruğunun bağlandığını duymuş ama kendisini hiç o halde görmemiştim.

Ali Çelebi’nin atı Kilin, kuyruğundan burnuna kadar bembeyazdı. Tırısa geçince başını kaldırıp kuyruğunu dik tutmasıyla görenler hayran kalırdı. Efsanelerde anlatılan bulutların arasında dolanan Boynuzlu Beyaz atın yansıması gibiydi. Belki de Ali Çelebi adını bilerek Kilin koymuştu. Güzelliği efsanelere konu olan bu muhteşem at Aydilge’ye düğün hediyesi olarak verilecekti.

Mehmet Dede, hanımı öldükten sonra kızıyla bu yaşına kadar hayat sürdüğünü düğünden az önce öğrenmiştim.

Yıllar önce bu topraklara zaman dışlanmışlar. Yerli halk zannetmişler ki şimdiye kadar topraklarına giren binlerce istilacının benzeridir bunlar. Ne aş vermişler ne su. Eziyet etmeye çalışanlar bile çıkmış içlerinde. Ta ki bir gece köyleri baskına uğrayana kadar. O gece Akıncı ağır yaralanmış, Mehmet Dede var gücüyle Moğol eşkıyasına karşı gelmiş. Köylünün malını canını kurtarınca ahali yaptıklarından pişman olmuş.

Sonraları ahali ev yeri vermiş, ticarete başlamışlar. Ahaliden ne aldılarsa parasını ödemeden almamış angarya iş yaptırmamışlar. Ali Çelebi köye en son gelen yiğitlerden olmuş. Onu da ahali bağrına basınca etle tırnak olmuşlar kısa zamanda. Komşuluk dostluğa dönüşmüş. Danişment Melik Ahmet yöreye tamamen hâkim olunca diğer yerlerdeki alperenlerle irtibat artmış ve Karayaka korunaklı bir yerleşim merkezi olmuş.

Düğün gününde Mehmet Dede’yi Rum komşuları yalnız bırakmamışlardı. Bize ilk geldiğimizde öğretilen sadakat şimdi gözümüzün önünde canlanıyordu. Öğleye doğru köy meydanında toplanan kalabalık düğün evine geldi. Bir yandan kazanlar kaynıyor diğer yandan oyunlar sergileniyordu. Saatlerce sürecek toyun ne kadar renkli geçeceğini tahmin etmeye çalışıyorduk.

Güneşin tepemizde dikilmesine az zaman kaldığında yanında onlarca yiğitle Ali Çelebi göründü. Dizgin ve eyeri altınla kaplanmış Kilin’i yanında yürütüyordu. Kilin her zaman olduğu gibi zarafetle yürüyordu. Gelip kız evinin önünde durdular. Mehmet Dede ve Akıncı Bey misafirlerinden izin isteyip damadın karşısına dikildi.  Uzatılan iki eli öpen Ali Çelebi ellerini bağlayıp boynunu büktü. Toy alanında oyunlar durdu, herkes sustu. Meraklı bakılar ve sessizliğin arasında Mehmet Dede eve girdi.

Birazdan evden çıkacak olanları beklemeye başladık. Herkes nefesini tutmuştu. Tulpar’ın yanında soluğu aldık. Tulpar, Akıncı’dan gelecek bir emri bekler gibiydi. Bağlı değildi ama olduğu yerde sakindi. Yağız vücudu yine her zaman olduğu gibi alev alevdi. Siyahlık bir varlığa ancak bu kadar yakışırdı.

Kız evinin kapısı açıldığında herkes dikkat kesildi. Başından aşağıya kadar kırmızı renkte bir örtüyle kaplanan gelini babası koluna takmış diğer elinde kınında bin türlü süslemelerin olduğu bir kılıç vardı. Damat hafifçe başını kaldırınca aralarında iki adım anca kalmıştı.

Mehmet Dede nefeslerin kesildiği anda önce kılıcı uzattı damadına.

“Evladım kızımdan önce kılıcım sana emanettir. Kılıcın hakkını vereceğine şüphem yok pusatın keskin, evin düzgün ola!” Üç kez öpülen kılıç Ali Çelebi tarafından da üç kez öpüldü ve havaya kaldırıldı.

“Emanetlerin son nefesime kadar benimledir. Kılıcım davamız yolunda keskin, zalim karşısında acımasız olacak, Allah yolunda hiç durmadan çalışacaktır!”

Kılıcın havaya kalkmasıyla arkasından gelen yiğitlerin hepsi kılıçlarını çekip üç kez bağırdılar:

“Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!..”

Mehmet Dede, kızını kolundan ayırdı. Kırmızı örtünün altından uzanan narin el damada uzanınca Ali Çelebi’nin heyecanı bulunduğum yerden bile belli oluyordu. Gelin yarı nazlı yarı istekli attığı ilk adımdan sonra bir çırpıda Kilin’in üzerine çıktı. Sırmalı dizginleri kavradı. Ali Çelebi, önce Mehmet Dede’nin elini öptü. Akıncı’ya doğru uzanıp elini öpünce omuzu kavrandı:

“El öpersin ama atını kaptırdın. Yiğit atsız olur mu?” Ardından bir ıslık çaldı.

Yanımda o ana kadar sessizce bekleyen Tulpar öyle bir şaha kalktı ki zannettim gökyüzünden ne varsa aşağıya indirecekti. Bir ıslık daha gelince ikinci şahlanıştan sonra kalabalığı yarıp geçti. İnsanlar önünden kaçışırken Tulpar’ın, Akıncı’nın önünde bir kez daha şaha kalkması görmeye değerdi.

Tulpar’ın yularını kavrayan Akıncı, damada uzattı:

“Yiğidimize düğün hediyemizdir! Gözün gibi bakacağına şüphemiz yoktur!”

Damat, verilen hediyenin anlamı ve büyüklüğü karşısında boyun büktü Akıncı’ya sarıldı. Ali Çelebi Tulpar’a biner binmez gelin ve damat gelin alayının önüne düştü. Yiğitler kız evinden ayrılırken Kilin ve Tulpar da gelin ve damat kadar birbirlerine yakışmışlardı.

Tek tük kalan misafirleri yolcu eden Akıncı Bey’le Mehmet Dede’ye doğru hızlı adımlarla iki nöbetçi koşturmaya başlayınca yanlarına sokuldum. Hararetle konuşan nöbetçilerden kısa boylu olanın:

“En az dört kişiymiş…” dediğini duydum.

Dört kişi kimdi, dost mu, düşman mı?..

Akıncı, emirlerini verince iki nöbetçi hızla uzaklaştı. Her iki alperenin tedirgin olan yüz hatlarını görebiliyordum. Emirler içinde tedbirleri duyunca bir tehlikenin geldiğini tahmin ettim. Bana da bir emir verilmeden görevimin başına dönmeliydim. Mehmet Dede’nin en mutlu olduğu bir günün akşamında böyle bir haber gelmesi güzel olmamıştı. Sarıkız’ı buldum başımızdaki en kıdemli olana durumu anlattım. Kısa zamanda hepimizi toplayıp emirlerini yağdırınca köyün her tarafına dağıtılan onlarca köpek nöbetçilere yardım için gönderilmişti. Ben ve Sarıkız, damadın evini bekleyecektik.  Sadece Ali Çelebi ve Aydilge’ye haber verilmedi. Nereye baksam elinde gürz, kılıç, sopa bulunduran birini görüyordum. Sarıkız arada benim olduğum yere doğru geliyor vakit kaybetmeden geri dönüyordu.

Gecenin sessizliğinde karınca yürüse duyuyorduk. Deliklerinden çıkmayan fareler bile ortalığın bu denli sessiz olmasından ürkmüş olacaklar ki sabaha kadar başlarını inlerinden çıkarmadılar. Dolunay bize yardımcı gelmişti sanki. Sabaha kadar hepimiz gözümü kırpmadan bekledik evet sadece bekledik. Ne bir saldırı oldu ne de başka bir hareketlenme. Belki de eşkıya bozuntuları bu kadar tedbiri haber alıp köye baskın yapmaktan çekinmişlerdi.

Gün ağardığında hepimiz ağılın kapısında toplandık. Her şeyin yolunda olduğu haberini alınca dağıldık. Sonraki gün ve gecelerde çok bekledik ama bir sıkıntı yaşamadan sabahı edip yerimize döndük.

Haftalar geçti sürü sahipleri yaylaya çıkmak için hazırlıklarını yapmaya başlayınca bu sefer Sarıkız’la benim de gideceğim söylendiğinde heyecanlanmıştım. Büyüdüğümü anlamaya başladım. Zaman geçtikçe boyum bir aslan kadar olmuştu. Kafam kocamandı, köydeki çocuklar üzerime at niyetine binmeye başlamışlardı. Mehmet Dede başımı okşarken yanındakilere söyledikleriyle bir yandan gururumu okşuyordu.

“ Kendisine ‘Anadolu Aslanı’ diye boşuna demiyoruz. Sürüyü teslim edin gerisine karışmayın…” Son günlerde bu tür sözleri ne çok duymaya başlamıştım. Tabi bu arada Aydilge’ye çeyiz olarak verilen bir sürü bize emanet edilmişti. Yayla yoluna düşmemize günler kala hazırlıklar sürerken Aydilge ve Ali Çelebi atlarına binince bize seslendiler.

Kilin Aydilge’yi öyle bir uçurmaya başladı ki Tulpar yetişmek için harekete geçtiğinde mesafeleri epeyce açılmıştı. Bizim kendilerine yetişmemiz mümkün değildi fakat önümüzde giden iki aşığı takip etmekte zorlanmıyorduk. Karayaka’dan aşağı sarkıp geniş ovada koşturmaya başladık. Türlü çiçeklerin, açan yeşil yaprakların arasından onlarca çeşit üzümle donanmış bağların arasına daldık. Kale köyü istikametine doğru yol alıyorduk. Kilin, üzerindeki güzel kızla adeta uçuyordu. Küçük tepelerin üzerinden atlarken ince narin bacakları nur deryası gibi parlıyordu.

Bağları geçip zeytinliklerin arasına önümüz sıra daldılar. Biri önde diğeri arkada mutluluğu kucaklarcasına atlarını sürüyorlardı…

Kale köyüne gelmeden Derefte denen mevkide bir an Tulpar gözden kayboldu. Ali Çelebi oyun yapacaktı demek ki. Sarıkız’a verdiğim işaretle yanından ayrıldım. Hızımı kesmeden iki tepeyi aştım. Dilim bir karış dışarıdaydı ama nefesimi kontrol edebiliyordum. Tepeleri aştım ama ne Tulpar’dan ne de Ali Çelebi’den bir iz vardı. Şaşırdım onları görebilmek için biraz daha hızlandım. Biraz sonra başımı kaldırdığımda etraftaki kuşların sürüler halinde uçmaya başladıklarını gördüm. O anda içime bir korku düştü. Hızımı daha da artırmaya başladım tam biraz daha hızlanacaktım ki Tulpar’ın sesini duyar gibi oldum, yavaşlayınca ses biraz daha netleşti. Evet, duyduğum ses kesinlikle onundu. Aşmam gereken küçük bir tümseği var gücümle atladım. Havada uçuyordum ve karşıdaki tepeciğe düşmek üzereydim. Havada Tulpar’ın yerde olduğunu görünce şaşırdım başımı çevirince Ali Çelebi’nin beş adam tarafından çevrildiğini gördüğümde tuzağı ancak anlayabilmiştim.

Alperen, var gücüyle kılıç sallıyor etrafındaki eşkıyalara teker teker ölümü tattırıyordu. Kılıç şakırtıları çoğalmıştı. Tepeye düşer düşmez geri döndüm bir hamlede kalabalığın ortasına daldım. Alperen kılıcıyla ben dişlerimle öyle bir saldırmaya başladık ki eşkıyadan ikisini tek başıma ben hakladım. Alperen diğerlerinin işini bitirince Tulpar’ın başucuna vardık. Kafasını kaldıramadı o anda duyduğumuz sesle irkildik.

“Aydilge!”

Alperen, olanca gücüyle tümsekten atlayınca  ben de Tulpar’ı bırakıp peşinden koşmaya başladım.

“Aydilge! Kilin! Sarıkız!”  Sesler o kadar çoğalmıştı ki bacaklarımda derman kalmayıncaya kadar koşuyordum. Sarıkız’ın kükremesinin olduğu yere doğru hamle yapınca onlarca adamın Sarıkız ve Aydilge’yi çevirdiğini gördüm. Alperen ilk hamlede bir haydudu devirdi. Sonra bir daha bir tane daha derken ince narin bir hançerle haydutların ortasında kalan Aydilge’yle sırt sırta verdiler. Kılıçlar, hançerler birbirine girmişti…

Ölüme dalmak ve göz kırpmadan ölüme koşmak bu olsa gerekti.

Kilin, tuzağa düştüklerini anladığı vakit Aydilge’nin sırtından inmesiyle köye doğru yöneldi. İşte şimdi uçma numarası yapmıyor adeta köyden tarafa kanatlanıyordu.

Mehmet Dede evinin önünde uğraşırken görmüş Kilin’i. Eli titremeye başlayınca bir narayla eve koşup kılıcını kaptığı gibi Kilin’in peşine düşmüş. Atlarına atlayan yiğitler Akıncı’yla beraber Mehmet Dede’nin peşine takılıp köyden koparcasına akmışlar…

Etrafımızı çeviren haydutlar ölüp azalacağı yerde sanki daha çok artıyordu. Ali Çelebi hiç birinin gözünün yaşına bakmıyordu fakat çokluk ve azlık arasındaki dengeyi bozmaya gücü yetersizdi. Pis suratlı bir haydudun son hamlesini karşılayıp kılıcını havaya kaldırınca uğursuz bir ok saplandı sağ bileğine. İlk okun gelmesiyle ok yağmuru başladı adeta. Ali Çelebi sevdiceğini korumak için kalkan oldu, ok yağmuruna kendini siper edip Aydilge’yi vücudunun altında saklamayı başarmıştı. Sırtına kaç okun saplandığını saymak imkansızdı. Bacaklarına oklar saplanmaya başlayınca ayakta duracak mecali kalmadı. Dizlerinin üzerine çökünce beyaz elbisesi kanlara bürünen Aydilge açık hedef haline geldi.

Sarıkız’ı o an gördüm. Sırtında onlarca ok saplanıp her tarafı kanla bürünmesine rağmen hiç durmadan önüne gelen düşmanları ısırmaya çalışıyordu. Fakat bu kadar acıya dayanması imkansızdı. Son hamlesini kılıçlı bir düşmana karşı yapmış ve yenik düşmüştü gözlerimin önünde. Hırıltıyla karışık bir ses çıkarıp olduğu yere yığıldı. Her tarafında sayısız ok vardı. Son nefesini verirken gözlerimiz kenetlendi. Şimdi tek hedef ben kalmıştım.

En yakınımdaki hayduda dişlerimi geçirince tepelerde bulunan okçulardan biri yuvarlandı. Sonra diğeri derken haydutların sevinç naraları şaşkınlık ve isyanla karışık sesler arasında kaybolmaya başlamıştı. Tepede Akıncı’yı görünce sol tarafıma saplanan okun acısını hissetmeden en yakınımdaki düşmana saldırdım. Yardım gelmişti ama geç olmuş muydu bilmiyordum.

Alperenler Mehmet Dede’nin yanındakiler birkaç hamlede haydutların işini bitirmişlerdi. Aksayarak Sarıkız’ın başucuna vardım. Hırıldadı. “Hayvanlar ağlamaz.” diyenlerin görmesi gerekeni ben gördüm. Burnumu uzattım en son sesi duyulduktan sonra gözlerini kapayamadan nefesi kesildi.

Mehmet Dede kızıyla Ali Çelebi’nin cansız bedenlerine sarıldı. İki âşık biri Horasan’dan çıkıp gelmiş diğeri Horasan’dan gelerek Nizam-ı Âlem için ömür sürmüş bir alperenin kızı ve dünyaya doyamadan geldikleri toprağın bağrına düşmüşlerdi. Mehmet Dede, ağlarken gözlerinden sakalına dökülen gözyaşlarını silmeye çalışıyordu.

Akıncı, gözleriyle Tulpar’ı aradı. Yürümekte zorlansam da yanına gittim. Dizlerine burnumu sürtüp Tulpar’ın olduğu yere doğru yönlerdirdim. Kilin de tepenin üzerinden bir kez şaha kalkıp o tarafa doğru gidince Akıncı koşmaya başladı…

Tepeciği aşınca Tulpar’ın başında ağlıyordu Akıncı. Tulpar başını hafifçe kaldırdı. Kocaman gözleri açılmıştı. Akıncı, kollarının arasına aldığı güzel gözlü hayvanı kokluyor bir yandan içten içe ağlıyordu…

Köyde kim var kim yok hepsi başımıza toplanmıştı. Haçlı Seferleri’nden sonra Anadolu’ya yayılan eşkıya bozuntularının bize tuzak kurduğunu yaralı vaziyette köye taşınırken öğrendim. Aydilge ve Ali Çelebi gönüllerince yaşayamamıştı ama ahali bir gün sonra öyle bir cenaze töreni düzenledi ki ölümsüzlüğün şerbetinden içenlerden başkasına böyle bir tören düzenlenemezdi.

Sarıkız, son nefesine kadar sadık kalmıştı sahiplerine. Tulpar’ı Akıncı evliya, kendisine mezar olacak yerin hemen yanı başına gömdü.

Ben ölene kadar yanlarında kaldım ve son nefesime kadar onlara hizmet ettim. Akıncı Evliya ve Mehmet Dede yine böyle bir pusuda şehit düştüler. Köy ahalisi ve civardaki tüm alperenler cenaze törenine katıldılar. Üçünü de köyün değişik yerlerine defnederken konuşulanları duydum.

“Bize ömrünü vakfeden yiğitleri köyün etrafına gömelim ki bizi ebediyete kadar beklesinler. Evlatlarımıza onların yiğitliklerini anlatalım ki hem Yesevi dergahının kutlu davası unutulmasın hem de evlatlarımız onları örnek alarak büyüsün!”

 

 

 

ERBAA - 14:44 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.

HABER LİSTESİ

  • 01
    Fatih Kaplan: Erbaa’dan Çeçenistan’a Giden Altın Bileziğin Öyküsü
    Dudayev’e Erbaa’dan Giden Altın Bileziğin Öyküsü Çeçenistan’nın bağımsızlık mücadelesi verdiği yıllardır ve dünyanın her tarafından yardımlar ulaştırılmaya çalışılır. O günlerde Erbaa’da bir yardım kampanyası düzenlenmek istenir, öncülüğünü Erbaa Radyo Televizyonu ve onun sahibi olan Hasan Ergöçmen’nin yaptığı bir organizasyon teşkil edilir. Fakat devlet olarak Rusya ile olan ilişkilerimizden dolayı Çeçenistan adına kampanya düzenlemek imkansızdır. Çare […]
  • 02
    Tokat Valisi Numan Hatipoğlu Erbaa Organize Sanayii Bölgesiyle İlgili Bir Basın Açıklaması Yaptı
    Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, bugün Erbaa’da ilçede görev yapan basın mensuplarıyla bir basın toplantısı düzenledi ve son günlerde bazı sosyal medya hesapları üzerinden yapılan açıklamalara dair basın mensuplarına bilgi vererek konuya ilişkin basın açıklaması yaptı. Hatipoğlu’nun basın açıklamasında, Erbaa Kaymakamı İsmail Altan Demirayak, Erbaa Organize Sanayii Bölgesi başkanı S. Selçuk Barsbay ve Erbaa Belediye Başkanı […]
  • 03
    Fatih Kaplan: İki Başarılı Devlet Adamımız Varolsunlar
    İki Başarılı Devlet Adamı Bugün ki köşe yazımı şehrimize hizmet için atanmış iki Devlet adamımıza ayırmak istedim. İlki Tokat Valisi Numan Hatipoğlu. Sayın valimizi göreve geldiği günden bugüne değişik demografik ve sosyolojik yapıdaki şehrimizin hemen hemen her noktasında gece gündüz demeden hizmet etme gayretinde görüyoruz. Ülkemiz ve milletimiz yakın dönemde zor sınavlardan geçti ve bunların […]
  • 04
    Solaklı’da Bir İlk: Kadın Başkan Seçildi
    SOLAKLI’DA BİR İLK: KADIN BAŞKAN SEÇİLDİ   Trabzon’da üç mahalleyi bir araya getiren, Kurucu Başkan Nizamettin Bilici’nin aday olmadığı Karaçam Uzuntarla Köknar Eğitim ve Yenilik Derneği (KUKDER) 1. Genel Kurulunda Bahar Şeker, Dernek Başkanı olarak seçildi. Divan başkanlığını Nizamettin Bilici’nin yaptığı genel kurulda, Bahar şeker ve Dursun Ali Kabaoğlu üye, Ercan Dursun katip üye olarak […]
  • 05
    Eray Koral’dan Vatandaşa Bayramda Yerel Esnaftan Alışveriş Çağrısı
    Erbaa Esnaf ve Sanatkarlar Odası Yönetim Kurulu Başkanı Eray Koral yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi: “Ahilik kültürünü ve “Hakka hizmet, halka hizmet” anlayışını benimseyen her bir esnaf ve Sanatkarımız, başı Rahmet, ortası Mağfiret sonu Cehennem azabından kurtuluş olan On Bir Ayın Sultanı Ramazan-ı Şerif geride bırakmaya hazırlanıyoruz. Ramazan ayı boyunca vatandaşlarımıza en güzel […]